kimden öğrendin?

 

KİMDEN ÖĞRENDİN?

 

Bir aslan bir kurt ve bir tilki ava çıkarlar, bir geyik, bir koyun, bir de horoz avlarlar. Aslan kurda:
-Şimdi bunları adaletle paylaştırıp sohbetimize tat ver,der.
Kurt:
-Ey cihan padişahı geyik sizin, koyun benim, horoz da su zavallı tilkinindir. Aslan bir kükremeyle kurdu kan revan içinde yere serer. Tilkiye dönüp:
-Tez sen üleştir, der.
Tilki ey yiğitler ülkesinin tek hükümdarı:
-Koyun sabah kahvaltınız, geyik öğle yemeğiniz, horoz da sultanıma çerezdir, der.
Aslan:
-Aferin sana, bu adaletli taksimi kimden öğrendin
Tilki:
-Şu yerde yatan kurt kardeşten öğrendim, der. (Mevlana C.Rumi, Mesnevi’den)

 

Posted in HİKAYELER | Leave a comment

CUMHURİYETE DOĞRU…

SALTANATIN KALDIRILMASI

Saltanatın Kaldırılması, Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nde 1 Kasım 1922′de çıkarılan bir yasa ile Osmanlı
Hanedanının Türk toplumu üzerindeki otoritesinin yıkılması ve monarşinin
kaldırılmasıdır. Bu Türk toplumunun demokratikleşmesi yolundaki önemli dönemeçlerden
biridir. Atatürk Devrimleri arasında ilk uygulamaya konulanıdır…

Sebepleri: Saltanatın kaldırılmasının en önemli sebebi, Atatürk’ün Kurtuluş
Savaşı sonrasında 20. yüzyıla ayak uyduramayan Osmanlı monarşisi yerine, 20.
yüzyılda hedef gösterdiği muhasır medeniyetlerin, devlet sistemi olan
ulus-devlet’ni kurmak istemesidir. Egemenliğin halka dayanması gerektiğini
savunan ve saltanatın zorbalık olduğunu düşünen Atatürk, 1 Kasım 1922′de
Meclis’de yaptığı konuşmada bu görüşünü şöyle dile getirmiştir:

“Efendiler…

Osmanoğulları, zorla Türk ulusunun egemenliğine el koymuşlardı. Bu
yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu
saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini
kendi ellerine almış bulunuyor.”

Tarihçesi :Osmanlı Devleti saltanatla yönetiliyordu. Yavuz Sultan Selim
zamanında halifeliğin Osmanlılara geçmesinden itibaren Osmanlı Padişahları aynı
zamanda “halife” unvanını da taşımaya başladılar.
Osmanlı’daki Saltanat yönetiminde, I. ve II. Meşrutiyet dönemleri hariç,
egemenlik sadece bir kişinin elindeydi ve milletin, başındaki yöneticileri
seçme hakkı yoktu.

Saltanat yönetiminin başarısızlığı ve kusurları Osmanlı Devletinin son
zamanlarında oldukça artmış, yönetim Türk Milleti için zararlı olmaya
başlamıştı. Atatürk’ün ülkeyi ve milleti kurtarmak için başlattığı Türk
Kurtuluş Savaşını baltalamaya çalışmış ve Sevr antlaşmasını imzalayarak da Türk
Milletini zor durumda bırakmıştı.

Diğer dünya devletleri de tek bir kişinin veya zümrenin yönetiminden kurtulma
mücadelesi vermeye başlamışlardı. Milletin egemenliğine dayalı cumhuriyetler
kurmaktaydılar. Yeni Türk Devleti de 23 Nisan 1920′de TBMM’nin açılmasıyla bu
yolu seçti.

20 Ocak 1921′de kabul edilen anayasanın birinci maddesine; “Egemenlik
kayıtsız, şartsız milletindir.” hükmü kondu. Yani egemenlik, padişahlıktan
alınıp doğrudan millete veriliyordu. Yasama (kanun çıkarma) yetkisi meclise
aitti. Böylelikle Osmanlı Padişahının Türk Milleti üzerinde artık hiç bir
yetkisi kalmamıştı.

Türk Milleti Kurtuluş Savaşından zaferle çıkınca itilaf devletleri tarafından
Lozan’daki barış görüşmelerine çağrıldı.

Osmanlı Hükümeti de barış görüşmelerine çağrılmıştı. İtilaf Devletlerinin hem
Ankara Hükümetini hem de Osmanlı Yönetimini çağırmaktaki amaçları, ikilik
yaratıp, kendi çıkarlarını daha kolay gerçekleştirmekti. Oysa Türk Milletinin
gerçek temsilcisi TBMM ve Ankara hükümetiydi. Bu nedenle TBMM’nde saltanatın
resmen kaldırılması gündeme geldi. 1 Kasım 1922′de kabul edilen bir kanunla
saltanat ve halifelik birbirinden ayrıldı ve saltanat kaldırıldı. Osmanlı
saltanatının kaldırılmasıyla millet egemenliği önündeki engel de kaldırılmış
oldu.

Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, saltanatın kaldırılmasından sonra sadece
halifelik yetkilerine sahip olmuştu ama 17 Kasım 1922′de bir İngiliz gemisiyle
İstanbul’dan ayrıldı. Yerine Abdülmecid Efendi halifeliğe atandı

Hızlandırıcı sebepler :Saltanatın kaldırılmasını hızlandıran başlıca olay,
İngiltere’nin Lozan Konferansı’na hem Ankara hem de İstanbul Hükümetleri’ni
çağırmasıydı. Bu yolla İngiltere, Ankara ile İstanbul arasındaki sorunları
kullanarak görüşmelerde avantaj sağlamayı umuyordu. İngiltere’ye koz vermemek
ve barış görüşmelerinde Türkiye’nin haklarını birlik içinde temsil etmek için
saltanatın kalkması gerekiyordu

Millet Meclisi’nde görüşmelerin başlaması TBMM’de saltanatın kalkması
hakkındaki görüşmeler 30 Ekim 1922′de başladı. İçlerinde Atatürk’ün de olduğu
82 milletvekili imzalı bir önerge meclise sunuldu. Bu önerge ile Osmanlı
İmparatorluğu’nun çökmüş olduğunun ve meşruiyetini halka dayandıran yeni bir Türkiye’nin
kurulmuş olduğunun ilan edilmesi isteniyordu. Ancak, çoğunluğun sağlanamaması
yüzünden önerge o gün kabul edilemedi.

1 Kasım 1922′de tekrar toplanan Millet Meclisi’nde konuşan Atatürk, Vahdettin
ve İstanbul Hükümeti’nin Kurtuluş Savaşı’nı baltalamak için yaptıklarından söz
etti ve saltanat ile hilafetin birbirinden ayrılarak saltanatın kaldırılması
gerektiğini belirtti. Fakat Meclis, önergeyi Anayasa, Adalet ve Dışişleri
komisyonlarından oluşan bir karma komisyonda incelemeye karar verdi.

Bu komisyonda bazı milletvekillerinin “saltanatsız, iktidarsız hilafet
olamayacağını” savunmasının ardından komisyon çalışmalarını izleyen
Atatürk, ünlü konuşmasını yaptı:

“Bu bir oldu bittidir. Sözkonusu olan ulusa egemenliğini bırakacak mıyız,
bırakmayacak mıyız sorusu değildir. Sorun, gerçekleşmiş bir olayı yasa ile
saptamaktan başka bir şey değildir. Bu, ne olursa olsun yapılacaktır. Burada
toplananlar, meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur.
Yoksa yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır ama, belki bir takım kafalar
kesilecektir.

Bu tehditten sonra hızla yasa önerisini hazırlayan karma komisyon, teklifi
meclise sundu. Teklif, aynı gün, Millet Meclisi’nde oy birliği ile kabul
edildi.

Saltanatın Kaldırılmasını Öneren Meclis Kararı’nın içeriği Bu karar ile
monarşik İstanbul Hükümeti yok sayılıyordu. Osmanlı Hanedanı’na ait kabul
edilen Hilâfet makamına ise Millet Meclisi’nin uygun göreceği birisi
getiriliyordu.

Saltanatın Kaldırılmasını Sonuçları

• Ülkede iki ayrı yönetimin bulunmasına son verildi.

• Altı yüz yıllık Osmanlı saltanatı sona erdi.

• Ulusal egemenliğin tam olarak sağlanması için önemli bir adım atıldı.

• TBMM Türkiye’de tek yasal güç haline geldi.

• Din ve devlet işlerinin tek bir makamın elinde bulunmasına son
verildi.Böylece laiklik alanında da ilk önemli adım atılmış oldu.

• Son Osmanlı Sultanı VI.Mehmet Vahdettin 17 Kasım 1922’de ülkeyi terk etti.

• TBMM Halifeliğin İngiltere tarafından kullanılmasını engellemek amacıyla
Osmanlı Hanedanından Abdülmecid Efendiyi halife seçtiğini ilan etti.

• Halifelik Osmanlı Devletindeki siyasi gücünü kaybederek sembolik bir makam
haline geldi.

• Yapılacak İnkılaplara zemin hazırlandı.

• Lozan Barış görüşmelerinde Türkiye’nin tek bir heyet tarafından temsil
edilmesi sağlandı.Böylece İtilaf devletlerinin ikilik çıkarma planı sonuçsuz
kaldı.

• Saltanatın kaldırılması nedeniyle TBMM’de tartışmalar daha da artarak
Meclisin çalışmaları olumsuz yönde etkilendi.Bunun da etkisiyle TBMM’nin
seçimlere gitmesi hızlandı.

Mustafa kemal Paşa Nutuk’ta saltanatın kaldırılması ile ilgili görüşmelerin
uzaması ve bu kurumun devam etmesini isteyenlerin faaliyetleri karşısında
şunları söylediğini belirtmiştir:

“Efendiler hakimiyet ve saltanat kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır
diye görüşmeyle tartışmayla verilmez.Hakimiyet ve saltanat kuvvetle kudretle
zorla alınır.Osman oğulları Türk milletinin hakimiyet ve saltanatını zorla el
koymuşlardır.Bu haksız durumu altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdir.Şimdi de Türk
milleti bunlara hadlerini bildirerek hakimiyet ve saltanata isyan ederek kendi
eline almış bulunuyor.Bu bir oldu bittidir.Konumuz millete saltanatı bırakmak
yada bırakmamak değildir.Mesele zaten olup bitmiş bir gerçeği ifade etmekten
ibarettir.Bu derhal olacaktır.Burada toplananlar meclis ve herkes meseleyi
olduğu gibi görürse doğru olur.Aksi takdirde gerçek yine gerektiği şekilde
belirtilecektir.Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

Mustafa Kemal ATATÜRK


Posted in OSMANLI TARİHİ, TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİHİ | Leave a comment

MALAZGİRT MEYDAN SAVAŞI

MALAZGİRT MEYDAN SAVAŞI

Cuma namazından sonra Sultan Alparslan, ordusuna şöyle hitap etti:
-Kumandanlarım, askerlerim! Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olursa olsunlar, daha fazla bekleyemeyiz. Bütün Müslümanların minberlerde bizim için dua ettiği şu saatlerde kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım, ya şehit olur cennete girerim.
Büyük bir inançla söylenen bu heyecanlı sözlere askerler hep bir ağızdan:
-Ey Yüce Sultan! Her zaman senin emrinde ve seninle olacağız, nereye gidersen oraya gideceğiz, diye haykırdılar.
Sultanın üzerinde beyaz bir elbise vardı. Düşmana hücum etmeden önce son söz olarak askerlerine şunları söyledi:
-İşte şehitlik kefenim, savaş meydanında ölürsem beni bu elbise ile gömersiniz.
Bundan sonra Türk ordusu hücuma geçti. Cuma günü öğleden sonra başlayan savaş akşam üzeri sona erdi. Tarihin en büyük meydan savaşlarından biri olan Malazgirt Savaşı Türk ordusunun kesin galibiyeti ile sonuçlandı. Büyük komutan Alparslan’ın üstün savaş taktiği ve Türk askerinin cesaret ve kahramanlığı sayesinde elli dört bin kişilik Türk ordusu, kendisinden kat kat fazla olan Bizans ordusunu birkaç saat içinde kesin bir yenilgiye uğratmış ve büyük bir zafer kazanmıştı.
Bu savaşta Bizans imparatoru Romen Diojen de esir alınmıştı. İmparator, savaşın galibi Büyük Türk hakanı Alparslan’ın huzuruna çıkarıldı. Alparslan imparatora çok iyi davrandı.
Sultan Alparslan, imparator Diojene:
-Zaferi sen kazansaydın bana ne yapardın?, diye sordu.
Diojen:
-Bir fırın hazırlatıp sana çok kötü davranacaktım, diye cevap verdi.
Esir imparator, bu sözleri ile eline fırsat geçseydi ne kadar acımasız hareket edeceğini söylemekten çekinmemişti. Buna karşı bu büyük zaferin muzaffer komutanı Sultan Alparslan, Diojen’i affetti ve yanına muhafızlar vererek onu memleketine gönderdi. Alparslan bu davranışı ile insanlığa çok önemli bir ahlak dersi vermiş, Türk milletinin sahip olduğu üstün özellikleri göstermiştir.

 

Posted in HİKAYELER | Leave a comment

1915′ten Önce Çanakkale,Savaştan Önce Çanakkale

Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa sınırlarından taşıyordu. Ekonomik
rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölüyordu.
Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşüyordu.
28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Arşidük Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi
tarafından öldürülmesi bu gerginliğe son noktayı koydu.

Avusturya’nın 28 Temmuz 1914’te
Sırbistan’a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu. Bir
yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan üçlü İttifak
Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan Üçlü İtilaf
Devletleri sonunda Avrupa’yı ikiye bölmüşlerdi.

Savaş ilanlarının ardından İtalya
tarafsızlığını ilan ettiyse de bir yıl sonra İtilaf Devletleri’ne
katıldı.

Osmanlı İmparatorluğu tarihin gördüğü
en geniş sınırlara sahip olmuş, her çeşit milleti ve inanışı içinde barındırmış
ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 20. Yüzyılın başında kaybediyordu. Dışta
ve içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti’ni çökertiyor, topraklarını ve
gücünü dağıtıyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya
yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında Avrupa’daki bütün
topraklarını kaybetmiş, saygınlığını ve gücünü yitirmişti. Artık Osmanlı
Devleti’nin ölümü bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları
hazırlanıyordu.

Rusya boğazları ele geçirip sıcak
denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunun güvenliği
için Filistin’i ele geçirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya’nın
kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise
Antalya’ya sahip olmayı istiyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasının
ardından Osmanlı Devleti önce İtilaf Devletleri ile birlikte olmaya
niyetlendiyse de, Rusya’nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı’yı Almanya’ya doğru
yönlendirdi ve 2 Ağustos 1914’te yapılan gizli bir antlaşma ile Alman-Türk
ittifakı kesinleşti.

Bu tarihten sonra, güvenliği açısından
seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914’te
İngiliz donanmasından kaçan GOEBEN ve BRESLAU adlı Alman savaş gemilerinin
boğazlardan geçmesine izin verir ve boğazları tüm yabancı gemilere
kapatır.

GOEBEN ve BRESLAU’ın boğazlardan
geçmesi itilaf devletlerinin tepkisine yol açar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti,
bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını
ödedikleri halde alamadıkları iki gemi yerine satın aldıklarını açıklar.
Böylece, Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı Donanması’na
katılmış olur.

27 Eylül 1914’te Amiral Souchon
komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz’de Ruslar’a ait
Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca 1
Kasım 1914’te Ruslar Kafkasya’da sınırı geçerek fiilen savaş başlatmış ve
Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur.

Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan
boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem
taşıyorlardı. Tarih boyunca uğurlarında nice savaşlar verilen boğazlar
stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bugün bile
bakıldığında değerlerini korumaya devam ettikleri açıktır.

İtilaf Devletleri’nin Boğazları açma
nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik önem
yatıyordu. Rusya’ya yardım edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce ; aynı
zamanda Almanya’dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen
Osmanlı’yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum etmeyi planlıyordu. Ayrıca
boğazları kazanmak demek, İstanbul’u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde
manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya
kayıtsız kalamayacak ve İtilaf Devletleri’ne katıldıklarını açıklayacaklardı.

Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak
olan başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini
rahatsız eden hiçbir şey yaşanmayacaktı.

Bu düşünceyle İngiltere 28 Ocak 1915’te
Osmanlı’ya savaş kararı aldı ve bu karara Fransa da
katıldı.

Posted in OSMANLI TARİHİ | Leave a comment

Büyük (Asya) Hun İmparatorluğu,Asya Hunları

Büyük (Asya) Hun
İmparatorluğu,Asya Hunları

Büyük (Asya) Hun İmparatorluğu

Türk göçlerinin doğu yönünde devam ettiği asırlarda, Çin’de kurulan Chou
devletinin (M.Ö. 1050-256) Türklerle ilgisi üzerine dikkat çekilmiş, hükümdar
sülalesinde Gök dini, Güneş ve yıldızların kutlu sayılması gibi inançlarla,
askerî kuvvette harp arabalarının bulunması ve devletin, daha çok, Türklerle
meskûn bölgede (Şensi, Batı Şansi, Kansu) kurulmuş olması, çeşitli ilim
dallarından bazı bilginleri (F. Hirth, B. Karlgren, Ed. Chavannes, J. C.
Anderson, R. Wilhelm, W. Eberhard vb.), bu hanedanın aslen Türk olabileceği,
veyahut devlette Türk unsurunun hakim bulunduğu düşüncesine sevk etmiştir.
Bununla beraber, aslında daha ziyade Türk kültürü tesiri fazla belirli bir Çin
devlet ve cemiyeti gibi görünen Chou devletine ait bu faraziye kesinlik
kazanıncaya kadar, Asya Türk tarihini Hunlarla başlatmak yerinde olacaktır. Çin
kaynaklarında, M.Ö. 4. asırdan itibaren, Türklerle birlikte Moğol Tunguz
soyundan bazı grupların başındaki “Kuzey Barbarları Hanedanı”nı belirlemek
üzere Hiungnu (Hsiungnu) diye anılan kütlenin, hangi soydan oldukları hakkında,
türlü görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerde, eskiden, Çin kaynaklarının
Hiungnularla ilgili olarak verdikleri örf, adet ve ekonomik faaliyetlere ait,
iyi incelenmemiş bilgi dikkate alınmış, son zamanlarda ise hayli ilerleyen dil
ve kültür araştırmaları, esas teşkil etmiştir. Bunlara göre, Hiungnular
Türk’tür
(J. De Guignes, 1757; J. Klaproth, 1825; F. Hirth, 1899; J.
Marquart, 1903; P. Pelliot, 1920; 0. Franke, 1930; Gy. Nemeth, 1930; McGovern,
1939; R. Grousset, 1942; W. Eberhard, 1942; B. Szasz, 1943; L. Bazin, 1949; F.
Altheim, 1953; H.V. Haussig, 1954; W. Samolin, 1958; 0. Pritsak, 1959; G.
Clauson, 1960 vb.). K. Shiratori, önce Türk kabul etmiş, sonra da Moğol
olduklarını söylemiştir. L. Ligetiye göre, Hiungnuların kimliğini tespit etmek
müşküldür. A. V. Gabain, Türk-Moğol karışımı oldukları fikrindedir. Her ne
kadar, Hiungnuların büyük imparatorluğunda, Türkler yanında Moğol, Tunguz vb.
yabancı kavimlerin de yer almaları tabiî ise de, devleti kuran ve yürüten asıl
unsurun Türk olduğunda şüphe yoktur. Bu devlette, aslında orman kavmi olan
Moğol ve Tunguz değil, Türk bozkır kültürü hakim olup, Gök Tanrı’ya inanılıyor
(aslında totemci olan Moğollara, “Tanrı” sözü, sonra Türklerden intikal
etmiştir); aile, “baba hukuku” üzerine kurulu bulunuyordu.

Nihayet Hiungnu devletinde idareci zümre ve hanedanın dili Türkçe idi. Siyasî
ve kültürel münasebetler vesilesi ile, Çin yıllıklarında Hiungnu dilinden zapt
edilen, Tanrı, kut, börü, il (el), ordu, tuğ, kılıç vb. kelimeler Türkçe olup
Türk dilinin en eski yadigârlarındandır. Ve nihayet devletin sahipleri,
kendilerine, Türkçe’de “kavim, halk” manasında olan “Hun” (Khun=/tü/ı)
diyorlardı. “Hun” adı, bir görüşe göre, M.Ö. 1. bin başlarında “Kwan, Gun”, 5.
asırdan önce “Kun”, 4. ve 3. asırlarda ise “Khun” telaffuz edilmişti. Ağırlık
merkezinin, Orhun-Selenga ırmaklan ve Türklerce kutlu ülke sayılan Ötüken
havalisi, Orhun ırmağı üzerindeki Karakum ile Ordos bölgesi arasında bulunduğu
anlaşılan Hun siyasî birliğinin kesin tarihini, M.Ö. 4. asırdan itibaren takip
etmek mümkün olmaktadır. Hunlarla ilgili en eski yazılı vesika olarak, M.Ö. 318
yılında yapılan bir anlaşma zikredilmiştir. O zaman, Chou iktidarının
zayıflaması sonucu meydana çıkan 14 kadar büyük derebeyliğin mücadele sahası
olan Çin’de, birbirleri ile savaş halindeki bu feodal “muharip devletler”den
Ch’in (Ts’in)’in gittikçe kuvvetlenmesinden endişelenen komşu beş “krallık”
(derebeylik), zikredilen yılda, Hun birliği (Hiungnu) ile ittifak antlaşması
yapmıştı. Hunlar, daha sonra Çin topraklarında baskıyı artırdılar. Mahallî
hanedanlar, uzun müdafaa savaşları sırasında, korunmak maksadı ile, meskûn
sahaları ve askerî yığınak yerlerini surlarla çeviriyorlardı. Chou’lardan
iktidarı M.Ö. 256′da tamamen devralan Ch’in devletinin (Şensi’de) ünlü
hükümdarı Shihhuangti (M.Ö. 247-210), kuzey taarruzlarına karşı sınırlarını
büsbütün kapamak için, surların iç kısımlarını yıktırarak elde ettiği malzeme
ile, dış surları birbirine bağlamak ve boş yerleri tamamlatmak sureti ile,
meşhur Çin Seddi’ni (15 m. yükseklik, 9 m. genişlik, düz bir hat
halinde uzunluk:1845 km.) meydana getirdi (M.Ö. 214). Böylece, Çinlilerin en
tesirli korunma tedbirini aldıklarına kanaat getirdikleri bu sırada, iki mühim
hadise vukua geldi: Çin’de uzun müddet dirayetli imparatorlar yetiştiren Han
sülalesinin (İlk Han, M.Ö. 206-M.S. 22, İkinci Han M.S. 24-220) kurulması ve
Hun devletinin başına da Mo-tun‘un (veya Maotun, Mavdun; eski okunuşlar: Moduk,
Meitei, Mote, Mete) geçmesi (M.Ö. 209).

Çin kaynaklarında, Hunların Tuku (=Türk?) adlı aile veya kabilesine mensup
olduğu bildirilen Mo-tun (Beğtun), kendi oğlunu tahta getirmeyi tasarlayan üvey
*******n teşviki ile, babası T’uman tarafından tahttan mahrum bırakılması
teşebbüsü karşısında, emrindeki, demir disiplin altında yetiştirilmiş, 10 bin
atlı ile katıldığı bir sürek avında Tuman’ın öldürülmesi üzerine, Hun hükümdarı
ilan edilerek (M.Ö. 209-174), Hun dilinde “imparator” manasında “sonsuz
genişlik, yücelik, ululuk” ifade eden ve Asya Türk devletlerinde 6 asır kadar
kullanılan Tanhu (türlü okuyuşlar: Tanju, Jenuye, Şanu ve son olarak, aynı
Çince işaretin bugünkü söylenişi ile Şanyü, Şany) unvanını aldı. Devletini
yeniden düzenledi ve kendisini iyi tanımadıkları anlaşılan Tunghuların
(doğudaki Moğol-Tunguz kabileler birliği) ısrarla toprak talepleri karşısında
savaş açarak, onları perişan etti. Böylece, hakimiyetini kuzey Peçili’ye kadar
genişlettikten sonra, Orta Asya’da Tanrı dağları, Kansu havalisindeki,
Hind-Avrupa menşeli sanılan Yüeçileri (Yüehch’ih) mağlup etti (M.Ö. 203). O sırada,
Hun devleti “Sol Bilge eligi”nin Shangku’da, “Sağ Bilge eligi”nin Shangkün’de
(Şensi) ikamet ettiği tahmin edildiği bu dönemde Mo-tun, daha sonra, Çin
topraklarına yöneldi, 3 yıl kadar sürdüğü anlaşılan (201-199) bu savaşlarda
Mai, Taiyuan bölgelerini zapt etti. Han sülalesinin kurucusu imparator
Kaoti’nin (M.Ö. 206-195) 320 bin kişilik ordusunu, Paiteng’de bozkır usulü
sahte ric’at gösterisi (Turan Taktiği) ile çember içine aldı. İmparator, bozkır
bölgelerinin Hun devletine terki, yiyecek ve ipek verilmesi ve yıllık vergi
şartları ile kendini ve ordusunu kurtarmağa muvaffak oldu. Doğu Asya tarihinde,
iki büyük devlet arasında akdedilmiş ilk milletlerarası mukavele olduğu
belirtilen bu antlaşma (M.Ö. 201) gereğince, Mo-tun’un bir Çin prensesi ile de
evlenmesi sonucu, Çin ile dostluk havası içinde, imparatoriçe Lü (M.Ö. 195-179)
ve imparator Wenti (M.Ö. 179-157) zamanlarında da devam etmiş olan ticarî
münasebetler geliştirilirken, Mo-tun, Baykal gölü kıyılarından İrtiş yatağına
kadar olan bozkırları ve daha batıdaki Tingling’ler, bazı Ogur (Hochieh =
0k’ue) kollan ile meskûn araziyi, kuzey Türkistan‘ı zaptetti ve oradaki
Yüeçi’lerin komşusu Wusun’ları himayesine aldı. Bu suretle Büyük Hun hükümdarı,
o çağda Asya kıtasında yaşayan Türk soyundan hemen bütün toplulukları, kendi
idaresinde tek bayrak altında toplamış oluyordu. İmparatorluk sınırlarının,
doğuda Kore’ye, kuzeyde Baykal gölü ve Ob, İrtiş, İşim nehirlerine, batıda Aral
Gölüne, güneyde Çin’de Wei ırmağı – Tibet yaylası – Karakurum dağları hattına
ulaştığı bu tarihlerde, Hunlara tabi olanlar arasında, Moğollar, Tibetliler,
Tunguzlar ve Çinliler de vardır. Mo-tun tarafından Çin hükümetine gönderilen,
M.Ö. 176 tarihli mektuptan anlaşıldığına göre, yalnız İç Asya’da Türk devletine
bağlı kavim ve şehir devletçiklerinin sayısı 26 idi ve hepsi, Tanhu’nun ifadesi
ile “yay geren”lerle “tek bir aile” halinde birleşmişlerdi.

Mo-tun, M.Ö. 174 yılında öldüğü zaman, sivil ve askerî teşkilatı, iç ve dış
siyaseti, dini, ordusu, harp tekniği ve sanatı ile yüksek vasıflı bir cemiyet
halinde, daha sonraki bütün Türk devletlerine örnek olan, tarihi kesin ilk Türk
siyasî teşekkülü olan “Büyük Hun Devleti”, kudretinin zirvesinde bulunuyordu.
Görüldüğü üzere bu devlet, idaresindeki kısıtlı tarım sahalarına karşılık, daha
ziyade, otlağı bol, besiciliğe elverişli bozkırlar bölgesinde kurulmuştu.
Ekonomisinin temeli, başta at olmak üzere, hayvan yetiştiricilik idi. Buna
göre, sosyal durumu da, toprağa bağlı “köylü” kültüründeki geniş arazi sahibi
Çin “gentry” tabakası ile köle sınıfından çok farklı idi. Ne malikanelere, ne
de toprak kölelerine rastlanmayan Hun bölgelerinde halk, kan akrabalığı ile
birbirine bağlı ailelerin meydana getirdiği sosyal ve siyasî birlikler olarak,
disiplinli ve kendilerini müdafaa için daima silahlı kabileler (boylar) halinde
yaşıyor ve devlet, bu kabile birliklerinin (budunlar) kendi aralarında sıkı
işbirliği yapmalarından doğuyordu. Devlet, bu kuruluşu icabı ve bilhassa
ordunun Mo-tun tarafından tanziminden sonra, merkezden idare edilen bir “askerî
teşkilat” niteliği kazanması sebebi ile askerî karakterde idi ve gerekli
şartlar (bozkırda eğitilmiş olmak, at ve silah) hazır olduğu için de fütuhata
açıktı. Bu yönden de, “köylü” Çin devletinden ayrılıyordu. Çin’de esas rejim
“feodalite” olduğu halde, Hun devletinde merkeziyetçilik, dikkati çekecek kadar
belirli idi. Küçük memurlar ve bazı müşavirler belki Çinli idi, fakat
emirlerindeki silahlı kuvvetlerle, aynı zamanda birer kumandan olan bütün
yüksek görevliler ile birinci derecede sorumlu makam sahipleri, hep Hun asıldan
oldukları gibi, devlet teşkilatının da (mesela, sağ-sol veya doğu-batı
taksimatı vb.) Çinlilik ile hiç ilgisi yoktu. Mo-tun tarafından
gerçekleştirilen ve toplulukta kabilecilik gayretlerini kırarak adeta devlete
millî topluluk havasını getiren ordudaki 10′lu tertip de Türk idi. Esasen
devletin millî karakterinin korunmasına dikkat edildiğine dair bazı davranışlar
göze çarpıyordu: Mesela Paiteng’de, imparator idaresindeki Çin ordusunu kuşatan
Mo-tun’un, Çin içlerine dalarak bozkırdan uzaklaşmasına, zevcesi ve herhalde
devlet meclisi tarafından engel olunmuştu. İnanç yönünden de, ne Moğol
totemciliği, ne de Çin toprak tanrıcılığı ile ilgisi bulunan, bozkır Türk
Gök-Tanrı itikadındaki Hun devletinin meydana gelişinde, “Çin imparatorluğu”nun
model olduğuna dair yaygın görüş, normal ölçülerdeki karşılıklı kültür
tesirleri dışında, doğru sayılmamalıdır. Zira bu düşüncenin gerekçesinde ileri
sürülen, “Hiungnu hükümdarının, tıpkı Çin imparatoru gibi Gök’ün (Tanrı’nın)
oğlu olarak görünmek ve Çin’dekine benzer saray erkânına sahip olmak lüzumu”,
Hun devleti için zarurî değildi. Önce, devlet, Çin topraklarında değil,
“Hiungnu”lar sahasında kurulmuştu; dolayısıyla Çin meşruiyet prensiplerini, bu
devlette aramakta isabet yoktur. İkincisi, Mo-tun’un “Gök’ün oğlu” diye bir
unvan takındığı şüphelidir, çünkü onu tavsif eden: T’engli Koto (aynı Çince
işaretin bugünkü söylenişi ile, Ch’engli kut’u) tabirindeki şimdiye kadar
“oğul” manasına geldiği sanılan ikinci kelimenin “kut” (siyasî iktidar) demek
olduğu anlaşılmıştır. Üçüncüsü, Çin devletinde “Gök’ün oğlu” kavramı da aslen
Çin değil, Türk menşelidir. Bütün bunlardan dolayı, Mo-tun zamanında kesin
şeklini aldığı görülen Büyük Hun devleti, etnik yönden ve hakimiyet anlayışı,
sosyal yapısı, idarî ve askerî kuruluşları (sosyo-politik üniteler, devlet
meclisi = toy, sağ sol teşkilatı, bilge elig’ler vb.) dini ve dünya görüşü ile,
Türk milletinin tarih ve kültüründe feyizli etkilerini, iki bin yıl sürdüren
bir ana kaynak durumundadır. Bu itibarla, Türk ve dünya tarihinde çok büyük
önem taşır.

Mo-tun’un oğlu tanhu Kiok (Chiyü /Kök?/ veya Laoshang, M.Ö. 174-160),
Hun İmparatorluğunun bu büyüklüğünü muhafaza etmeğe çalıştı. Yurtlarından
oynattığı Yüeçilerin, Afganistan’a giderek Baktria (Belh) bölgesinde, vaktiyle
İskender tarafından kurulmuş olan Grek hakimiyetine son verdikleri tarihte
(M.Ö. 166), kalabalık ordusu ile Çin’e girerek, başkent Ch’angan yakınındaki
imparator sarayını yakan Kiok, bu seferdeki gayesine uygun olarak, Çin ile
iktisadî ilişkilerini dostane bir şekilde sürdürmek için, bir Çin prensesi ile
evlendi. Şüphesiz, Çin sarayı ile devam ettirilen akrabalık, siyasî mahiyette
bir davranıştan ibaretti. Fakat bu suretle ileride, Çin ile temas halindeki
hemen bütün Türk devletleri bakımından kötü neticeler verecek olan bir çığır,
derinleştirilmiş oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu yakınlaşmalar, her zaman,
Çin hile makinesinin harekete geçmesi için, fırsat teşkil etmekte idi. Hun
merkezinde, Çinli prensesin himayesinden faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri,
Hun imparatorluğu topraklarında serbestçe gezip dolaşıyorlar, Türkler ve tâbi
kavimler arasında kötü propaganda yapıyorlar, devleti sinsice kuvvetten
düşürmeğe çalışıyorlardı. Bundan başka, ticaret malı olarak memlekete sokulup,
Hun ileri gelenleri arasında revaç bulan Çin ipeği, lüks zevki yolu ile
rehaveti arttırmakta idi. Kiok devrinde fazla hissedilmeyen bu menfî durumlar,
onun oğlu Künçin (Chünch’en) zamanında (M.Ö. 160-126), gerçek bir
huzursuzluk kaynağı olarak kendini gösterdi. Keza, Han sülalesine damat olan bu
tanhu, babası ve dedesi ölçüsünde dirayetli ve asker ruhlu bir hükümdar
olmadığı için, Hun iktidarında sarsıntılar belirdi. Çinlilerin, bu devirde
(imparator Chingti, 157-141), sınır boylarında ufak çaptaki akınları durdurduğu
görülüyordu. İlk defa, imparator Wuti (M.Ö. 141-87), kalabalık ordular teşkil
ederek Hun hakimiyetinin yıkılmasını hedef tutan planlarını tatbike girişti.
Propagandayı arttırdı. Gayelerinden biri de, Çin için büyük gelir kaynağı olan
ipeğe, batı bölgelerinde yeni pazarlar bulmak ve İç Asya-İran üzerinden Akdeniz
kıyılarına ulaşan, meşhur “İpekyolu”nuemniyet altına almaktı.
Dolayısıyla, Orta ve Batı Asya’da, yabancıların kudretini kırması lâzımdı.
Bilindiği gibi, aşağı yukarı M.S. 1. bin sonlarına kadar, Türk-Çin mücadelelerinin
temel sebeplerinden biri, bu kervan yoluna hakimiyet meselesi olmuştur.
Wuti’nin, İpekyolu üzerindeki memleket ve kavimleri öğrenmek ve Hunlara karşı
onlarla işbirliği sağlamak maksadı ile batıya gönderdiği yüksek rütbeli bir
asker olan Çangk’ien’in (Changch’ien), gizli vazifesini yaparken Hunlar
tarafından bir süre gözaltında tutulmasına rağmen, buralarda geçirdiği uzun
müddet içinde (M.Ö. 138-126) edindiği bilgiyi, temaslarını ve hükümete
tavsiyelerini ihtiva eden mühim rapor, imparatoru memnun etmiş ve sonraki Çin
siyaseti için başlıca rehber vazifesini görmüştür. Bu arada Çinliler, çok
ehemmiyetli bir başarı daha elde etmişlerdi ki, o da, ordularını Türk usulüne
göre yetiştirmeleri ve Hun silahları ile teçhiz etmeleri idi. Daha Mo-tun’dan
çok önceleri, 318 andlaşması ile ilgili olup, Hunlara karşı askerî gücünü
takviyeye çalışan Chao (Şansi’de) krallığında Wuling (M.Ö. 325-298) zamanında
başlayıp, daha sonra, Kuzey Çin’de feodal hükümetlerin yerini alan büyük Ch’in
devletinin imparatoru Shihhuangti zamanında hızla devam eden bu askerî ıslahat
hareketleri, Han imparatoru Wuti’nin kumandanlarından Weits’ing ile Hun
tarzında 140 bin kişilik bir süvari kuvveti çıkaran Ho K’üping tarafından,
büyük başarıya ulaştırılmıştı. M.Ö. 127-117 yılları arasında, Ordos’daki
Hunlara karşı kazandıkları zaferler, Hun ağırlık merkezinin, Gobi’den kuzeye,
Orhun nehri bölgesine kaymasına sebep olmuştu.

Hunlar, artık eskisi gibi değildiler. Akınları duraklamış, bilhassa Tanhu Tsütihoü
(Chut’eho) zamanından itibaren (M.Ö. 101-96) 40 yıl devamınca, zengin güneybatı
topraklarının (Tanrı dağları, Cungarya, Turfan, Yarkent, Kuça vb.) düşman
istilasına uğraması ile devlet geliri azalmış, o zamana kadar Çin’den vergi ve
hediye olarak sağlanan malî destek kesilmişti. İç huzursuzluk, idarecilerle
başbuğların arasını açmağa yönelen kesif Çin propagandası ile gittikçe
derinleşiyordu. Hun prenslerinin birbirleri ile olan anlaşmazlıkları,
mücadeleyi şiddetlendirdi. İktisadî darlık ve askerî güçsüzlük karşısında,
maddî yardım temin edilir düşüncesi ile, çıkar yol olarak Tanhu Hohanyeh‘in
(M.Ö. 58-31) Çin himayesini isteme meyli, durumu büsbütün karıştırdı. Sol Bilge
eliği (Sol kanat kralı) olan Çiçi (Chihchih, Tsitki), bu kardeşinin
tanhuluğunu tanımadı. Mesele, Hun devlet meclisinde (Türkçesi: toy) ağır
münakaşalara yol açtı. Hohanyeh’in teklifi; istiklâlin feda edilmesini “gülünç
ve utanç verici”
bir davranış sayan ve kendilerinden ülkenin devralındığı
atalara karşı hürmetsizlik kabul eden Çiçi taraftarlarınca reddedildi.
Tanhu’nun fikrinde direnmesi, Hunları ikiye ayırdı (M.Ö. 55). Devlet birliğinin
parçalanması ile, Çin üzerindeki Hun tehdidi ortadan kalktığı için, Doğu Asya
tarihinde bir dönüm noktası olan bu yıllarda, Hun prensleri arasında iyice
alevlenen açık mücadele sonunda, rakiplerini mağlup, bu arada tanhuluk
merkezini de işgal ederek Hun imparatoru durumuna yükselen Çiçi karşısında,
Hohanyeh, kendine bağlı kütlelerle birlikte, desteğini sağladığı Çin’in
kuzeybatı sınır bölgesine (Ordos, Pingçu) çekildi (M.Ö. 54).

Devletini güçlendirmek ve iktisadî imkanlara kavuşturmak bakımından,
hakimiyetini batıya doğru yaymağı uygun gören Çiçi Tanhu, M.Ö. 51′de harekete
geçti. Önce, Tanrı Dağları kuzeyi Isık Göl havalisindeki Wusun’ların
mukavemetini kırdı; Tarbagatay bölgesindeki Ogurları, daha kuzeydeki Kırgızları
ve İrtiş etrafındaki Tingling’leri tabiiyetine aldı. İki yıl içinde kazandığı
bu başarılardan sonra, Wusun akınlarının tedirginliğinden kurtulmak isteyen
Kangkü (Çu, Güney Kazakistan bozkırı, Maveraünnehir) kralının arzusu üzerine,
bu devleti himaye etmek vesilesi ile Aral Gölüne kadar bütün batı bölgesini
idaresi altına alarak, geniş Orta Asya Hun İmparatorluğunu ihya etti. Çiçi,
hükümetinin kuzey Moğolistan’daki ağırlık merkezini de, Çu-Talas nehirleri
arasına kaydırarak, orada etrafı surlarla çevrili yeni bir başkent inşa ettirdi
(M.Ö. 41) ki, böylece, mevkii dolayısıyla İran, Afganistan, Hindistan, Doğu ve
Orta Avrupa kıtaları bakımından, Asya tarihinin bundan sonraki gelişiminde
sürekli tesiri görülecek olan Türkistan sahasına, Türk halkının iyice nüfuzunu
sağlamış oluyor (Batı Hunları) ve Fergana, Baktria (Belh) havalisini kendine
bağladıktan sonra, Çin kaynaklarına göre, Ansi bölgesini, yani güneybatı
sınırları, ta Anadolu’ya kadar uzanan Parth İmparatorluğunun kuzeydoğu kısmını
zaptetmek için planlar hazırlıyordu.

Fakat Çiçi’nin hakimiyeti uzun sürmedi. Topraklan çok genişti ve Hun devleti bu
bölgelerde henüz iyice yerleşmiş, idarî nizamı kurmuş, tâbi kütleler ve
komşuları ile normal münasebetlerini geliştirmiş değildi. Çiçi’nin harekâtını,
adım adım takip eden Çin, Wu’sun’ları, Kangkü devletini kendine çekmeği bildi
ve derhal saldırıya geçti. Etraftan aldıkları yardım ve 70 bin kişi civarındaki
orduları ile, baskın şeklinde, Hun topraklarına girerek süratle ilerleyen
Çinliler tarafından kuşatılan, Talas ırmağı üzerindeki surlu Hun başkenti,
tamamıyla tahrip edildi (M.Ö. 36). Başkentte, hayrete değer bir müdafaa
yapılmış, sokaklarda kanlı savaşlar verilmiş, hatta tanhuluk sarayı içinde oda
oda çarpışılmış ve Çiçi, oğlu ve hatunlar dahil, saray mensuplarından 1518
kişi, ellerinde kılıç, devletleri uğruna hayatlarını feda etmişlerdi.

Çiçi’nin batıya uzaklaşmasından sonra kendini toplayan ve Çin hükümeti ile
anlaşma yaparak (M.Ö. 43), devlet meclisinin kararı ile başkentini Orhun bölgesine
nakleden, fakat M.Ö. 36′dan itibaren tekrar Çin tâbiliğine giren Hohanyeh’e
(ölm. M.Ö. 31) bağlı kütleler, onun evlatları tarafından bir müddet idare
edildikten sonra, tekrar toparlanmağa başlamışlar ve kudretli bir devlet adamı
olduğu anlaşılan Yu (Hotodzsisi) Tanhu zamanında (M.S. 18-46), Çin’e
karşı istiklallerini elde ederek, doğuda Mançurya’ya, batıda Kaşgar’a kadar
olan geniş bölgeyi tekrar idarelerine almağa muvaffak olmuşlardı. Fakat Yu’nun
ölümünden itibaren iç anlaşmazlıklara düşmeleri ve uzun süren kıtlık yıllarının
sebebiyet verdiği çok sayıda hayvan kırımı ile ülkede baş gösteren açlık,
Hunları müşkül duruma soktu. Yu’nun oğlu Tanhu P’unu’ya karşı mücadele
açarak, kuzeydeki Hun kabileleri arasına çekilen Pi’nin (P’unu’nun yeğeni)
orada kendini tanhu ilan etmesi hadisesi (M.S. 48), Hunları tekrar ve artık bir
daha birleşememek üzere ikiye ayırdı: Kuzey Hunları (Kuzey veya Dış
Moğolistan’da) ve Güney Hunları (Güney veya İç Moğolistan’da).

Böylece, M. 48′de, ayrı siyasî vasıfları kesinlik kazanan iki Hun devleti
arasındaki büyük fark, güneydekinin Çin tabiiyetini devam ettirmesi, Kuzey
devletinin ise istiklalini daima koruması idi. Bundan başka, Güney Sibirya,
Cungarya ötesine kadar Batı ve İç Asya’da iktisadî ehemmiyeti bilinen bütün
şehir devletleri de, Kuzey Hun Devletinin idaresinde idi. Dolayısıyla siyasî ve
askerî Çin saldırılarının ana hedefini teşkil ediyordu. Daha Hun
İmparatorluğunun bölünmesi ile sonuçlanan iç mücadeleleri ustaca istismar eden
Çin, Hunlara bağlı doğudaki Moğol-Tunguz karışımı Wuhuan ve Sienpi (Hsienbi)
kütlelerini kışkırtmış, bunların sürekli baskıları neticesinde Hun Devleti,
Doğu Moğolistan’da kontrolü kaybederken, batı bölgesinde de tahrikçi Çin
siyaseti ile karşılaşmıştı. Bu sebeple, en tesirlisi Yarkent Krallığı olmak
üzere, Şanşan (Loulan, Lobnor’un güneyi), Turfan vb. bölgelerdeki ayaklanmalar
ile uğraşmak zorunda kalındı (46-60 yılları). Hun Devletinin buralarda,
bilhassa Çin’in sömürücü tutumu ile Yarkent kralı Kien’in çok merhametsiz
davranışından perişan düşen halk tarafından, kurtarıcı gibi karşılanması ve
duruma hakim olduktan sonra, yeniden baskı altına aldığı Çin’i, sınır
kasabalarında serbest ticarete mecbur etmesi (61-65), Çin’i tam kararlılık
içinde ve doğrudan doğruya askeri harekâtla Hun Devletini çökertmek hazırlığına
sevk etti. İmparator Mingti (58-75), Ç’engti (75-89) ve Hoti (89-105)
devirlerinin ünlü generali Pan Ç’ao’nun yüksek kumandasında kalabalık Çin
ordularının, 30 yıl süren harekâtı sonunda Kangk’ü’ye kadar (Kaçgar, Hami,
Yarkent, Hoten dahil) sayısı 50′yi bulan zengin ve kervan yolu üzerinde olduğu
için, iktisadî yönden önemli şehir, Çin idaresine geçti. Bilhassa 73-74,
89-90-91 yılları harekâtında ağır kayıplara uğrayan Hunlar, İç-Asya’da
hakimiyetlerini kaybederken, doğuda da Sienpi’lerin hücumlarına (en şiddetlisi
89-91 arasında) maruz bulunuyorlardı. İki cephede, sürekli savaşlar vermek
zorunda kalan Kuzey Hun Devleti, son tanhuların başarılı müdafaalarına rağmen,
kuvvetten düştü, durum aleyhte gelişti. Hakimiyetlerini, Güney Sibirya’ya ve
Cungarya’ya kadar genişletmeğe muvaffak olan Sienpi’lerin hükümdarı Tanshihhuai
(aş. yk. 147-156) tarafından, nihayet saf dışı edilen Kuzey Hunlarının (ihtimal
Tanhu Avitokhol zamanında) toprakları, düşman kabilelerin istilasına uğradı.
Siyasî iktidarlarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde, esasen memleketi terk
etmeğe başlayan Hunlardan (büyük çapta göçler 91′de ve 155′e doğru), Kuça
civarında kalan Yüepan-Yüebanlar dışındaki kalabalık kütleler, batıya
çekilmişlerdi ki, bunların şimdiki Güney Kazakistan bozkırındaki soydaşlarına
(Çiçi Hunları) katıldıkları anlaşılmaktadır.

M. 48′den beri, Çin sınır bölgesinde yaşayan ve kuzeyden gelecek saldırılar
için Çin’in ileri karakolu bir tampon devlet durumunda olan Güney Hunları da
pek huzurlu değildi. Kukla tanhulara karşı, Hun kabileleri, sık sık
başkaldırıyorlardı. 94, 124 ve 140 yıllarında görülen ayaklanmalar güçlükle
bastırılmış, bunları 153, 158 isyanları takip etmişti. Bu senelerde Kuzey
Moğolistan’ı işgal eden Sienpi’ler, güneye doğru baskılarını artırarak, Hun
devleti için tehlikeli olmağa başladılar (177′den itibaren). 188′de Çin
hükümetince tayin edilen tanhunun tamamen Çin’e teslim olma kararı üzerine
Hunlar tarafından öldürülmesi, devleti başsız bıraktı. Kabileler, diğer tayinli
iki tanhuyu da tanımadılar ve dağınık kabile hayatına döndüler. Son tanhunun,
Çin başkentinde hapsedilmesi ve ülkenin 5 eyalete bölünerek Çinli askerî
valilerin gözetimine verilmesi ile, Güney Hun Devleti de sona erdi (M. 216).

Bununla beraber, Sienpi baskısı yüzünden bilhassa 3. yy.’ın 2. yarısında güneye
gelmek suretiyle Çin’de sayıları gittikçe artan Hunlar, Çin idaresi altında ve
Çinli halk arasında, varlıklarını korumayı bildiler. Çin’de, Han sülalesi
iktidarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde (180′den itibaren) birbirleri
ile mücadeleye girişen generallerin tutumu, büyük değişiklik meydana getirmiş,
siyasî birliğin parçalanmasına yol açmıştı (“16 Devlet” devri). Sui
hanedanının, birliği ihya ettiği 589 yılına kadar süren bu devrede Türk
kütleleri, başta Tabgaç (Wei) sülalesi olmak üzere, müstakil devletler
kurmuşlar ve Han iktidarının son bulması ile, M.S. 220′lerde, tekrar sahnede
görünen Güney Hun kabile başbuğlarının idaresinde nüfuzlarını artırarak,
zamanla hemen bütün Kuzey Çin’i Türk hakimiyetine almayı başarmışlardı. Bunu
sağlayan kuvvet, yukarıda zikredilen asî generallerden biri olan Ts’ao
Ts’ao’nun, savaşlarında yardımları olduğu için, Şansi bölgesine yerleştirdiği
19 Hun kabilesi idi. Kalabalık olan ve her fırsatta Çin idaresine başkaldıran
(meselâ 271, 294, 296 yıllarında) bu Türk kütlesi, millî benliğini koruyor ve
eski tanhu ailesi mensuplarına karşı saygı beslemeye devam ediyordu.

19 kabileden biri T-opa (Tabgaç), biri de büyük Tanhu Mo-tun ailesinin indiği
Tuku veya T’uko idi. Hun Tuku (T’uko) başbuğu, eski tanhular neslinden ve Hun
elig’lerinden olan Liu Yüan (Liu, bu devirde Tuku ailesine Çinlilerin verdiği
addır) çetin bir hürriyet mücadelesi verdikten sonra, dikkat çekici bir siyasî
kavrayışla, 500 sene önceki atalarının, eski Han sülalesi ile olan
dostluklarını ve “kardeş”liklerini de ileri sürerek ve hatta kendi sülalesine
“Han” adını vererek, bu Çin bölgesinde (merkez: P’ing ç’eng) Türk devletini
kurmağa muvaffak oldu (304-329. 1. Chao). Çin başkenti Loyang’ı zapt etti
(311). Kendisinden sonra, Çin’in öteki başkentini de ele geçiren kardeşi Liu
Ts’ung’un geliştirdiği bu siyasî hakimiyet şuuru; idare, başbuğ aileleri
arasında el değiştirmesine rağmen, devam etti (başlıca Hun sülaleleri: 2. Chao:
329-351, Hsia: 407-431, Kuzey Liang: 401-439 ve bunun devamı: Lou-lan krallığı,
442-460; Turfan civarında). Aynı şuur, Tsükü (Chuch’ü) Mengsün tarafından
kurulmuş olan son Hun devleti “Kuzey Liang”ın 439 yılında Tabgaç hükümdarı
T’aivvu’nun baskısı ile başkent Gutsang işgal edilerek yıkılması üzerine, buradan
kaçıp kurtulduğu anlaşılan Türk Açına [Asena, Bozkurt] ailesinin temsil ettiği
büyük Göktürk Hakanlığı‘na ulaştı.

Çin sahasında Hun adı altındaki siyasî hayatları böylece tarihe karışmakla
beraber, M.Ö. 1. asırda Çi-çi iktidarının yıkılması neticesinde, etrafa
dağılmış olarak Sogdiana’nın (Seyhun-ötesi) doğusunda, Kafkaslar’ın kuzeyinde,
hatta Dinyeper nehri civarında ve bilhassa Aral Gölünün doğu bozkırlarında
varlıklarını devam ettiren Türk kütleleri, oradaki diğer Türk zümreleri ve 1.
asır sonlarından 2. asrın yarısına kadar, doğudan gelen Hun kalıntıları ile
çoğalmışlar ve uzunca bir müddet sakin bir hayat yaşamak suretiyle güçlerini
artırmışlardır. Bunların, büyük ihtimalle iklim değişikliği yüzünden veya son
yıllarda gelişen yeni bir görüşe göre, 110-350 yıllarında doğudan gelen Uar-hun
baskısı karşısında batıya yöneldikleri ve sonra Avrupa Hun İmparatorluğu‘nu
kurdukları anlaşılmaktadır. Bu kütlelerin batıya Sibirya’ya doğru Çin
sahasından uzaklaşmalarından dolayı, haklarında, 2 asır gibi uzun bir süre
yazılı bilgi bulunamadığı gerekçesine dayanılarak, Hiungnularla aynı kavim
sayılamayacakları yolundaki bazı iddialara rağmen, Atilla zamanında, bütün
Avrupa’da Türk hakimiyetini gerçekleştirenlerin, bu Asya Hunları neslinden
oldukları çeşitli vesikalarla belgelenmektedir.

KÜLTÜR

Hiung-nular kendi belgelerini bırakmadığı için arkeolojik
deliller dışında Çin kaynaklarına bakılmaktan başka çare yoktur. Hiung-nular’ın
özelliklerinden bir kaç örnek:

  • Reisi vefat edince,
    yerine oturan oğlunun kendi anası dışındaki babasının kadınlarını alması.

Ancak bu özellikler sadece Hiung-nular değil, diğer göçebe
kabileler için de geçerlidir. Ayrıca bunların Çin medeniyetinin ahlak anlayışı
ve mantığına aykırı olduğu için Çin kaynaklarında Hiung-nular’ın gelenek ve
göreneklerinden bahsedilirken eleştiri içerikli cümleler kullanılmıştır.

Hiung-nu’ların dini, Şamanizm ve Tengricilik olup, yılda üç
kez büyük ayinî bayram düzenleniyordu.

Arkeolojik kazıların sonucuyla Hiung-nular’ın başkentinin
Ulan Batur’un kuzeyinde bulunan Noin-Ula Kurganı’nında olduğu saptanmaktadır.
Ve kurganlarından kazılan Hiung-nular’ın giysilerinde eski Fars ve Yunan
kültürünün etkisi tespit edilmektedir.

Devlet
Yönetimi

Çin kaynaklarında Hun (Hiung-nu) devletinin yöneticileri
Tanhu (Şanyu) olarak anılmaktadır. Bu kelimenin kumandan, kağan, han ya da
imparator gibi bir anlamı olduğu tahmin edilir.

Tanhu sözcüğü bir unvan olarak “sonsuz genişlik” anlamına
gelmektedir. Hükümdarlık da kut anlayışı egemendi. Hükümdarlığın tanrıdan
geldiği görüşü vardı. Ülke, töre hükümlerine göre yönetilirdi. Tanhunun görevi;
ülkede dirliği sağlamak, adaleti gerçekleştirmek, orduyu komuta etmek, meclisi
yönetmek olarak sıralanabilir.Hükümdarın eşine “ka-tun” (hatun) denirdi ve
hatun yönetimde söz sahibiydi. Hükümdarlık babadan oğula geçmektedir. Ülke
oğullar arasında doğu, batı ve merkez olarak miras bırakılmaktaydı. Doğu,
Güneş’in doğduğu yön olması dolayısıyla Türkler’de kutsal görülürdü ve ülkenin
doğusunu yönetmek üstünlük belirtisiydi. Ülkenin batısını yöneten tanhu
doğudaki tanhuya bağlı idi.

Ordu

  • Ordu ücretli değildi.
  • Ordunun temeli atlı
    askerlere dayanırdı.
  • Ordu tümen sistemine
    göre teşkilatlanmıştır. (On bin kişi.)
  • Kullanılan savaş araçları
    ok ve yaydı. Yakın dövüşte kılıç ve kargı kullanılırdı.

 

 

Posted in GENEL TÜRK TARİHİ | Leave a comment

sen kendini kurtardın ama…

Kanuni Sultan Süleyman’ın naaşı tam mezarına bırakılacaktır ki, elindeki çekmeceyi tabutun yanına sıkıştırmaya çalışan bir saray ağası Ebussuud Efendi’nin dikkatini çeker, mübarek derhal müdahale eder:
-Dur bakayım! der,
-Neler oluyor orada?
Saray ağası:
-Bu emaneti mezara bırakmam gerek.
-Olmaz! Böyle bir şey caiz değil.
-Sultanımız vasiyet ettiler ama.
-Vasiyet mi? İçinde ne var acaba?
-Bilmiyorum efendim.
-Ver bakayım şu çekmeceyi.

Adamcağız uzatır, Şeyhülislam uzanır. Lakin tam o sıra kalabalık dalgalanır, çekmece yere düşer. Ortalığa yüzlerce kağıt yayılır. Ebussuud Efendi bunlardan birini eline alır. Altında kendi mührünü görmez mi? Gözü kararır, rengi uçar. Benzinde tek damla kan kalmaz, bildiğiniz kül kesilir. Hemen oracığa çöker, yumruklarını şakaklarına dayar. Zor duyulan bir sesle:
-Ah Süleyman ah! der, Sen kendini kurtardın. Bakalım Ebussuud ne yapacak?

Posted in HİKAYELER | Leave a comment

2. Dünya Savaşı

2. Dünya Savaşı’nda İngiltere başbakanı Churchill, Türkiye’nin Almanya’ya karşı savaşa girmesi için elinden geleni yapmış. Hatta sırf bunun için Türkiye’ye gelmiş ve İsmet Paşa’yla Adana’dagörüşmüş. Ancak İsmet Paşa’yı savaşa girmeye ikna edememiş.

Churchill görüşmeden sonuç alamayacağını anlayınca gerisin geriye dönmüş. Ama Churchill bu. Hemen pes etmemiş kurt politikacı. İngiltere güçlü ama zaten Almanya ile savaş halinde. Bir başka savaşı göze alamadığından Türkiye’yi yolu yordamıyla tehdit etmek istemiş.

Ne yapayım da edeyim diye düşünmüş, taşınmış. En sonunda ne yapacağına karar vermiş. Hemen yaverinden bir çuval buğday getirmesini istemiş. Bir mektup yazıp çuvalın içine koymuş. Yaverine “Bunu Türkiye’ye İsmet Paşa’ya bizzat götür. Ve Paşa’nın yanıtını almadan da geri dönme” demiş.

Çuval askeri uçakla anında yola çıkmış. Yaver çuvalı İsmet Paşa’ya teslim etmiş ve Churchill’in hemen yanıt beklediğini bildirmiş. İsmet Paşa bir çuval buğdayı görünce çok şaşırmış taabii. Çuvalı açmış, bir bakmış ki, çuval ağzına kadar buğday dolu ve en üstte de bir mektup var.

Mektupta, “Biz İngilizler, bu çuvaldaki buğdaylar kadar kalabalığız. Almanya’yla ilişkilerinizi kesin. Yoksa fena olur” gibisinden bir yazı varmış. İsmet Paşa’nın gözleri çakmak çakmak olmuş. Yavere beklemesini söylemiş. Odasına girmiş ve yardımcısından aç bir tavuk bulup getirmesini istemiş. Kendisi de oturup bir mektup döşenmiş. Mektupla tavuğu gelen buğday dolu çuvala koymuş. Churchill’in yaverine “İşte cevabım” demiş.

Yaver çuvalı almış, uçağa atladığı gibi, gıdak mıdak sesleri eşliğinde İngiltere’ye uçmuş. İngiltere’ye varır varmaz, Churchill’in huzuruna çıkmış. Churchill kendinden emin biçimde çuvalı açınca bir de bakmış ki, çuvalın içinde karnı yediği buğdaylardan şişmiş bir tavuk, bir avuç buğday ve bir de mektup var. Hemen mektubu açmış. İsmet Paşa mektuba şunları yazmış: “Bir tavukla başedemeyen İngilizler’den niye korkalım?”

Posted in HİKAYELER | Leave a comment

Mısır mucizesi

 

Mısır seferine gidilirken ordunun korkunç Sina Çölü’nden geçmesi gerekiyordu. Kum fırtınalarının etrafı kasıp kavurduğu, gündüzleri dayanılmaz sıcaklara sahne olurken geceleri dondurucu soğukları davet eden bu çölü dünyada hiç bir ordu geçememişti. Yavuz Sultan Selim ordusuna moral verici sözler söyledikten sonra atını çöle sürdü.
Herkes yanındaki suyu idareli kullanıyor, namazlar teyemmüm yapılarak kılınıyordu. Yolculuk böyle sürüp giderken Yavuz Sultan Selim’in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde yaya olarak yürüdüğü görüldü. Herkes şaşırmıştı ama, kimse sebebini soramıyordu. Padişahın hiç yanından ayırmadığı Hasan Can durumu öğrenmekte gecikmedi.
Padişah O’na şunları söylemişti:
“İki cihan sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak yürürlerken biz nasıl
at üstünde olabiliriz Hasan Can?” 

Posted in HİKAYELER | Tagged | Leave a comment

TARİHİ DEVİRLER…

M.Ö. 3200 yılında yazının bulunuşu ile o dönemlerin insanları hakkında bilgilerimiz hızla artmıştır . Bilim adamları da insanlık tarihini yazılı yazısız belgelere göre incelemektedirler . Bunun için yazının bulunuşuna kadar geçen döneme tarih öncesi devirler , yazının bulunuşundan sonraki döneme de tarih devirleri adı verilmiştir .

Yazı, Mezopotamya’da Sümer şehir devletleri zamanında ( M.Ö. 3200 ) bulunmuştur . Tarih bilgilerimize hız kazandırmıştır . Bu nedenle yazının bulunuşu tarihçiler tarafından tarihin başlangıcı olarak kabul edilir.
Tarih öncesi devirler

Tarih öncesi devirler , Taş ve Maden devri olmak üzere ikiye ayrılır . Taş devrinde insanlar yaptıkarı aletlerde malzeme olarak taş kullanmışlardır . Maden Devrinde de buldukları madenlerden araç yapımında faydalanmışlardır

Yontma Taş Devri

Bu dönemde insanlar mağaralarda ve ağaç kovuklarında barınıyorladı . Yiyeceklerini avcılık ve toplayıcılıkla elde ediyorlardı ; çünkü henüz hiçbirşey üretmeyi bilmiyorlardı . Bu dönemdee yurdumuz Türkiye ‘de de insanların yaşadığını buluntulardan anlıyoruz . Buna en belirgin örnek ; Antalya yakınlarındaki Karain Mağarası ‘dır . Bu dönem insanlar çevrelerinde bol bulunan taştan el baltaları ile kesici kazıyıcı ve delici aletler yapmışlardır . Mağara duvarlarını hayvan resimleri ile süslediler . Devrin sonlarına doğru ateşi buldular . Ateş insanların soğuktan ve vahşi hayvanlardan korunmasını sağladı . Ateş ile yiyeceklerini de pişirip yemeye başladılar . Kaynakwh webhatti.com: ...TARİHİ DEVİRLER...

Cilalı Taş Devri

Bu devirde insanlar evler yapıp köyler kurdular . Ekip biçmeyi öğrendiler , yani üretici oldular . Topraktan çanak çömlek yapıp bunları ateşte pişirerek daha dayanıklı ve kullanışlı hale getirdiler .Bazı hayvanları evcilleştirdiler . Yurdumuzda Burdur yakınlarında Hacılar Köyü ‘nde , Konya yakınlarında Çatalhöyük te yapılan kazılarda Cilalı Taş Devrine ait buluntular elde edilmiştir .

Maden Devri

İnsanlar bu devirde doğada çok bulunan ve kolay işlenen bakır madenini kullandılar . Sonraları , bakır ve kalayın karışımyla tunç elde edildi . Tunçtan yapılan aletler bakırdan yapılan aletlerden daha sert ve dayanıklı oldu . Maden devrinin sonlarına doğru insanlar demir madenini kullandılar .

Maden Devrinde , Hitit ve Sümer devletleri gibi büyük devletler kuruldu . Yozgat yakınlarında Alişar’da , Çorum yakınlarında Alacahöyük ‘te , Çanakkale yakınlarında Truva ‘da bu döneme ait buluntulara rastlanmıştır

Tarih Devirleri

M.Ö. 3200 yılında yazının bulunuşundan günümüze kadar geçen zamana tarih devirleri denir . Toplumlar üzerinde etkili olan önemli sosyal ve siyasi olaylar , tarihi devirlere ayırmada etkili olmuş ve sınır kabul edilmiştir . Böylece tarih öğrenme kolaylaşmıştır . Tarih çağları (devirleri ) : İlk Çağ , Orta Çağ , Yeni Çağ ve Yakın Çağ dır

İlk Çağ
Yazının bulunuşu ( M.Ö. 3200 ) ile başlar . M.S. 375 Kavimler Göçü’ne kadar devam eder.

Orta Çağ
Kavimler Göçü’nden ( 375 ) , Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbulu almasına kadar geçen süredir .

Yeni Çağ

Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbulu alaması ve Bizans İmparatorluğuna son vermesi ile başlayan , 1789 Fransız İhtilali ile sona eren çağdır .

Yakın Çağ

1789 Fransız İhtilali ‘nden zamanımıza kadar süren çağdır

Posted in GENEL TARİH | Tagged | Leave a comment

TARİH BİLİMİNE GİRİŞ

Tarih Nedir

İnsanların geçmişte yaşamış olduğu olayları yer ve zaman göstererek, belgelere dayanarak sebep-sonuç ilişkisi içinde inceleyen bilim dalına tarih denir.

Özellikleri

1)İnsanlığın geçmiş yaşamını anlatır.

2)Gözlem ve deney yapmaz.(Olaylar tekrarlanmaz)

3)Belgelere dayanır ve dayanmak zorundadır.

4)Olayları neden sonuçilişkisi içinde objektif olarak inceler bu da tarihi bilim yapan özellikitir.

5)Kesin yasaları yoktur.

6)Tarihi olaylar o günün koşullarına göre incelenmelidir.

7)Tarihsel bilgi için yer ve zaman gösterilmesi gerekir.

Tarihi Olay

Kendinden önceki olayın sonucu,kendinden sonraki olayın nedenlerine tarihi olay denir.

                                                              Tarihin Faydaları

1)Geçmişi bilmek ve anlamak bugüne yön vermenin en sağlam yoludur.

2)Ulus ve yurt sevgisini güçlendirip birlik ve beraberliğin temelini oluşturur.

NOT:M.Kemal ATATÜRK, ”Türk çocuğu  atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”diyerek tarih öğrenmenin önem ve gereğini belirtmiştir.

                                                 Tarihe Yardımcı Bilimler

1)Arkeoloji:Kazı bilimidir.Toprak ve su altında kalmış eserlerin bulunmasını ve değerlendirilmesini sağlayan bilimdir.Özellikle yazının bulunmasınıdan önceki dönemleri inceler.

2)Etnografya:Kültür bilimidir.Toplumların geleneklerini,örf ve adetlerini inceler.

3)Coğrafya:Coğrafi faktörlerin tarihi olaylar üzerindeki etkisini inceler.

4)Kronoloji:Zaman ve takvim bilimidir.Tarihsel olayların zamanını belirterek bunların düzgün ve bilimsel olarak sıralanmasını sağlar.

5)Paleografya:Yazı bilimi,günümüzden önceki uygarlıkların kullandıkları yazılatı inceler.

6)Antropoloji:Irk bilimidir.İnsan topluluklarının ırkını ve bedensel özellliklerini inceler.

7)Nümizmatik:Meskukat.Para bilimidir.Lidyalılardan günümüze kadar ortaya çıkan paraları inceleyerek tarihe cardımcı olur.

NOT:Bir devlette para bağımsızlık ve hükümdarlık alametidir.

8)Filoloji:Dil bilimi.Tarih boyunca yaşayan milletlerin kullandıkları dilleri inceler.

9)Heraldik:Arma bilimi.

10)Diplomasi:Yazılı belgeleri ve anlaşmaları inceler.

11)c14Metodu:Fosil bilimidir.Kalıntıların yaşını belirler.

                                                            Tarihin Kaynakları

1)YazılıKaynaklar:Tarih çağlarını aydınlatır.

Tabletler,kitabeler,yazıtlar,paralar,mühürler,anlaşmalar,fermanlar,

seyahatnameler,yıllıklar,kitaplar.vb…

2)Yazısız Kaynaklar:Tarih öncesi çağları aydınlatır.

Araç ve gereçler,silah,fosil,mezar ve anıtlar,örf ve adetler,destanlar,mitoloji-

ler vb…

Posted in GENEL TARİH | Leave a comment